PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Atilla SAĞLAM;Bestecilik Eğitimi Üzerine (Söyleşi)


ÖzgürSaglam
07-26-2006, 14:19
Atilla SAĞLAM ile bestecilik eğitimi üzerine yapılan söyleşi; Söyleşi: Okay ÖZDAĞ U.Ü. 2. Sınıf Öğrencisi, Danışman: Veysel Özgür SAĞLAM

O.Ö. Müziğe ve besteciliğe girişiniz nasıl oldu?

A.S. Müziğe başlayışım tamamen tesadüf oldu, Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi Bölümüne kayıt yaptırmak üzere giderken o dönemdeki yoğun siyasi ortamın sertliklerinden nasiplenen bir hikaye bu. O dönemlerde herkesin neredeyse bir siyasi taraftarlık taşıma zorunlu olduğu günlerde sol siyasi görüş etrafında kendimi ifade ettiğimi söyleyebilirim. Bunda bir çok etken olduğu gibi ailemizin uzun yıllara dayanan CHP’lilik geçmişi ve babamızın sendikacılık faaliyetlerinin de etkisi var. Solcu bir genç olarak yolda yürürken o dönemde ve galiba bugün de her zaman olduğu gibi solcuların ve solculuk fikirlerinin tamamının karşısında yer tutan ülkücüler ve ülkücülük fikri ile karşılaştım. Bu karşılaşmayı erken fark etmesem belki de bu konuşma metni yazılamayacaktı. Ülkücü grubun beni fark ederek sıkıştırma girişiminden kurtulmak için Gazi Eğitim Enstitüsünün yerleşkesine girdim ve gördüğüm ilk binaya hızla daldım. Gazi Eğitim Enstitüsüne gelişimdeki tek amaç Beden Eğitimi bölümüne kayıt yaptırıp yetenek sınavlarına girmek ve gelecekte başarılı bir spor insanı olabilmekti. Ülkücülerin varlığı ve beni takipleri nedeniyle yaklaşık 250 metrelik bir yürüyüş yolunu daha kat etmem olanaksızdı. Zorunlu kaçış nedeniyle içine girdiğim binadaki kişilerle kısa süreli konuşmalardan içeridekilerin sol görüş ağırlıklı bir topluluk oluşturduğunu söyleyebilirim. Rahatlamıştım ancak asıl mesele rahatlamak değil Beden Eğitimi Bölümüne kayıt yaptırabilmekti. Saat 17.00 civarı ülkücüler hala o mekanı kontrol etmekte ve belki de sadece beni beklemekteydi. Açıkça şu anda bunu ben mi böyle algılamak istedim yoksa durum geçekten benimle mi ilgiliydi bilemeyeceğim, aradan geçen 25 yıldan sonra gerçekler bile gerçekliğini yitirirken. Bildiğimi söyleyeyim: Sporcuydum. Gençler Birliği amatör takımıyla idmanlara çıkıyordum. Ankara Spor Akademisi sınavını az bir farkla kaybetmiştim ve tek nedeni jimnastiğimin iyi olmamasıdır. Peki ülkücüleri aşmak mümkün olmadığına göre eve dönmekten başka seçenek kalmamıştı. Gazi Eğitimin büyükçe sayılacak yerleşkesinin arka kısmından çıkar eve giderim diye içimden geçiriyordum. Bu süre içerisinde çabucak bir çok dost edinmiştim bile. O zamanlarda çabucak dost edinebilirdin ve çabucak da düşman. Eve gitme düşüncelerinin kesinlik kazandığı bir anda girdiğim eğitim kurumundan dışarıya yöneldim, bahçeden çıkmak üzereydim ki, arkamdan bir ses dostça;
-“Hoca nereye gidiyorsun? Diye bağırdı.
-Eve, dedim.
-Kayıt yaptıracaktın!
-Beden eğitimi bölümüne gitmem olanaksız, eve dönüyorum, dedim.
Arkadaş aynı dost seslenişle:
-“Sesin güzel mi, türkü, şarkı söyleyebilir misin? Diye sordu
-Evet söylerim, özellikle siyasi içerikli şarkıları ve halk türkülerini söylerim, anam da sesimi pek beğenir ve benden hep radyonun ses sınavlarına girip türkücü olmamı isterdi, dedim
-Öyleyse ne duruyorsun bu bölüme kayıt yaptırsana, kaybedecek neyin var ki, dedi
-Ülkücülerden kaçarak içine daldığım bölüm Gazi Eğitim Enstitüsünün o zamanki girişine en yakın bölüm olarak yerleşmiş olan ve bugün hala aynı binada eğitim-öğretim faaliyetlerinin devam ettiği MÜZİK BÖLÜMÜ’ ymüş.
-O gün bana seslenerek yaşamımın değişmesine neden olan arkadaşım sonradan da dostluğunu gördüğüm Ömer adlı 3. sınıfta viyola öğrencisiydi.

Böylece Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümüne kayıt yaptırdım. Sınava hiçbir hazırlığım olamadığı gibi, bir çalgı çalmam da mümkün değildi. O günkü tabirle, bu günde bir çok insanın tabiri ile birileri tıngır tadarak çaldılar çalgılarını... Kazandığımı bile arkadaşım söyledi, ben sonuçlara öylesine bir bakıp geçtim nasıl olsa olması imkansızdı, sınava giriş hikayeme göre. Ama imkansız gerçekleşti. Kazanmışım.
Bir yıl sonra dışarıda yürümekte olan sporculuk hayatımı bitirdim. Ardından solculuk hayatımda artık tamamlanmak üzereydi çünkü solculuğa dayalı olduğunu sandığım görüşlerimin aslında içimde taşıdığım ve edindiğim görüşlerin ve değerlerin Atatürk’ün görüş ve uygulamalarına daha yakın olduğunu müzik eğitiminin bir sonucu ve gereği olarak görebilmekteydim. Böylece fikirlerim gelişip bir yetişkin olurken kendi değerlerime yönelmeye başladım.
Müziğin katkısı yaşamım için çok önemlidir. Müzikteki başarım öncelikle armoni ve işitmeyle başladı ve sonunda çello’ da da kendini gösterdi. Müzik eğitimi açısında iyi ve çalışkan bir öğrencilik dönemi geçirdiğimi söyleyebilirim. Ferüzan Esmergül hocamı ve bana öğrettiklerini asla unutmayacağım, Güneş Apaydın Hocamı…asla, unutamam… Adı anılmadan geçilemez bir öğretim elemanı olan ve çok kısa birlikte olabildiğimiz değerli öğretmenimiz Mehmet beyi söylemeliyim size. Mehmet Bey eğitim dersleri öğretmeniydi, uzun süre yaşamımda hep aradığım ama bulmakta zorluk çektiğim eğitimcilerden biri. Soyadını hatırlayamamam sadece o günkü gençliğimin duyarlı insana dönüşme sürecinde kaçırdığı üzücü bir konu… adını anmadan geçemeyeceğim öğretmenlerimden biri de çello öğretmenim Şinasi çilden’ dir. Onun ısrarı, bazen aşırıya kaçan disiplini ve iş ciddiyeti sayesinde bugünkü müzisyenlik özelliklerinden bir kısmını edindiğimi söyleyebilirim. Öğretmenlerim bana inan, hedef ve bilgi verdiler, belli bir noktadan sonra ise her şey kişinin kendisine kalıyor. O nokta benim için açılmıştı ve ben sadece çok çalıştığımı söyleyebilirim.

Meslek yaşamıma böylesine gelişerek dönüşmesinde öğretmenim Güneş Apaydın çok önemli bir insandır. Zuckmayer’ lerin ve çangal’ ların temsilcisidir, hala Ankara’ da Güzel Sanatlarda armoni öğretmeni olarak çalışmaktadır. Biz onunla müziği anlama yolunda önemli deneyimler edindik.

Kendimle ilgili olarak şunu itiraf etmeliyim: Eğitimimin başında ve sonrasında hiçbir zaman bir çelist olacağım inancıyla çalışmadım. Benim için çello sadece başarılmak zorunda olan bir çalgıydı, zamanla ilişkimiz derinleşse de... çalgıma saygısızlık etmek amacıyla söylemiyorum bunu, sadece öyleydi benim için…Ancak armoni, sesleri işitmek, o sesler içinde var olan yaşamla özdeşleşmek benim için çok çekiciydi. Aslında sonu besteciliğe kadar uzanan bu uzun yolda çalgısız bir besteciliği savunmayacağım. Bence, bestecinin mutlaka bir çalgıyla iyi düzeyde çalıcılık ilişkisi olmalı. Bakın müzik tarihine, bestecilerin çoğunda ustalık seviyesinde çalgıcılık vardır. çalgı çalma becerisinin, çalınan eserlerin genişliğinin ve derinliğinin bestecinin ufkunu açacak bir etmen olduğu bilinmelidir. Kalanı ise bestecilik eğitiminizle, besteleme birikiminizle ve dehanızın büyüklüğüyle ortaya çıkar.

Bizim kurumlarda (Müzik Bölümlerinde) bestecilikten söz etmek mümkün olamadığı için, kendimi daha çok teorinin derinliğine bıraktım. Hem öğrenim gördüğüm sırada hem de 21 yıllık eğitimcilik yaşamımda bestecilik eğitimi konusu maalesef hem kurumun amacı, programlar hem dersler hem de öğrencilerin kalitesi açısından bizim kurumların gündeminin dışında kaldı. Bu konuda istekli ve yetenekli bir çok gencin önünü açmak mümkün olmadı. Bununla birlikte ben yürümekte olduğum yolun besteciliğe doğru uzanan bir yol olduğunu bilmeden kendi kendime müzik teorisi, armoni, müzik biçim ve türleri ve eser çözümleme gibi konularda çok çalıştım. Burada müzik tarihini konularının değerinden de söz etmek gerekir. Fakat Türkiye’ de ciddi anlamda bir yardım aldım dersem doğru olmaz, “İngiliz ve Hocamın ve Rus Bestekar arkadaşımın dışında” ülkemde en çok yararlandığım besteci ve müzik bilimci Yalçın Tura’ dır. Bu katkı önceleri dolaylı bir katkı olmuştur. Kendisini tanıdıktan sonra kitabı aracılığıyla elde ettiğim dolaylı katkı doğrudan katkıya dönüşmüştür. O’ nun benim ve bizim için yaptığı şey araştırma sonuçlarına dayalı makalelerinden oluşan bir kitap yazıp yayınlatmaktı. Bu kitaptaki bilgiler sayesinde ufkum açıldı ve Türk müziğine daha çok yakınlaştım. Ayrıca Kemal İlerici’ nin de dolaylı bir katkısı oldu müzik bilim çalışmalarımın yönü açısından. O da sadece bir kitap yazdı ve adına “Türk Müziği ve Armonisi” dedi. Ben bu kitapta en çok Türk müziğine ait bir armoni nasıl olur ve bu armoni kullanarak yazılacak her müzik nasıl Türk müziği olur diye şüpheye düştüm. Sonunda yaklaşık 13 yıla varan bir araştırmanın süreci de başlamış oldu.

Yalçın Tura’ nın kitabındaki her fikirden onlarca şey öğrendim çünkü her sözünü yeniden araştırmak ve anlamak gibi bir çabaya girdim. Onun yaptığı her şeyi takip etmek istiyorum çünkü yalın bir bilim adamı. Sağdan soldan bakıp, şuna göre buna göre gibi şeyler yok, Türk olduğu içinde böyle oldu demiyor. O sadece bilimi yapıyor ve doğal olarak Türk değerlerini ortaya koyuyor bu bize çok şey kazandırdı. Aslında besteci olduğu halde müzik bölümlerine en yakın, en yararlı kişilerden biri olduğu ifade edilen Muammer Sun’ dan yardım alınabilirdi de, denilebilir. Ne de olsa Ankara’ da yaşıyor. Gazi Eğitimin Müzik Bölümüne geliyor. Ama bu hiç de kolay değil. Nasıl mı? Şöyle:
Örneğin Muammer Sun (Allah ona da uzun ömürler versin ama) yani son derece sert ve bazı anlamsız hareketlerde ve davranışlarda bulunuyordu ki. Mesela Yüksek Lisans için Ankara’ ya gidiyoruz Kendisi bizi Gazi Eğitimdeki müzik bölümünde gördüğünde (o zaman Yüksek Lisansta ders veriyordu) “oğlum Atilla nasılsın iyi misin? ...iyiyim...ne yapıyorsun? ...yazıyoruz bir şeyler...göster bakalım! ...getiriyorsun yazdıklarını…Kendisine söylüyoruz; otobüste yazıyorum diye. Yol o kadar uzun sürüyor ki Enver Tufan arkadaşımla birlikteyim, kendisi bilir, otobüste uyuyamam. 2 yıl her hafta gittik geldik Ankara’ya.. Zamanı değerlendirmek için yazardım sürekli. O zaman yollar da, otobüsler de, sürücüler de aynı kalitedeydi. Yazmak bir yana nota yazmak çok daha zordu ama ben yazardım…Otobüsteki horultular arasında yazıyordum, bu bir istek, bir yönelim ama yolunu bilmeden yazıyorsun. Biraz biçim bilgin var, biraz armoni bilgin var. Onlarda yetmiyor çalgı bilgisi eksik, orkestralama bilgin hiç yok ve daha bir sürü şeyin eksik ama çabalıyorsun bir şeyler yapmak için. Tüm bunların sonucunda ortaya çıkarttığın küçük ürünü gösteriyorsun Muammer Sun Hoca’ ya, daha kağıda bakarken herkesin önünde... bu ne biçim yazı… diye başlıyor parlamaya, notasyonun eğri büğrü oluşuna değindirerek. Rencide oluyorsun. Yıllar sonra Bursa’ da kendisine anımsatıyorum bu durumu, anımsamıyor. Kendisi için hiçbir şey ifade etmeyen bu davranış benim için ve belki de aynı davranışa maruz kalmış onlarca genç için çok önemli aslında. Müzik bölümünde bestelemeye yatkın kişiler için durum böyleydi, nereden, nasıl öğreneceksin, ne yapacaksın?

O.Ö -Şimdiki mesleğe dönük çalışmalarınızdan ve besteciliğinizden bahseder misiniz?

A.S. Bestecilik açısından neredeyse yok denilecek bir eğitim geçmişi ve görgüsüne rağmen küçük çaplı eserler yazmaya başladım. 1984’ de Bursa’ da hoca olarak başladığımda öğrenci orkestrası için bir şeyler yazdım. Öğrenciler yazılanları çalmakta zorlanıyorlardı. Bölüm kurulalı henüz 3 yıl olmuştu. Öğretim elemanı sayısı ve kalitesi bugünle kıyaslanamaz düzeyde, doğal olarak öğrenci kalitesi de öyle. çalgıcılık açısından hakikaten zor durumdaydılar. Bu öğrencilerin kazandıkları beceriler doğrultusunda küçük eserler yazmayı denedim fakat onları bile çalmakta zorlanıyorlardı. Sonra onlara göre eserde çalma zorluğu olan kısımları ya değiştiriyorduk ya da yeniden yazıyorduk. Böylece aslında belli ölçüde besteciliğin en önemli ilkelerinden biri olan ve yazılan eserlerin teknik olarak çalınabilir olması bilgisini basit bir düzeyde edinmiş olduk. Tabi ki bu olan biteni bestecilik olarak açıklamayacağım ama deneysel şeyler, bir yol bulma, küçük küçük, kendi kendine çırpınmalar olduğunu söyleyebilirim.

İngiltere’nin Leeds kentinde Leeds Üniversitesi Müzik Bölümünde-onların hepsi konservatuardır- ilk bestecilik eğitimime başladım. Asıl gidiş nedenim müzik eğitim açısından İngiltere’ deki genel müzik eğitimi, özel müzik eğitimi ve mesleki müzik eğitiminin alt yapısı ve işleyişini gözlemlemek ve bir rapora dönüştürmekti. İngiltere’ de genel müzik eğitimi ve özel müzik dersleriyle desteklenmiş “A level” lise öğrencisi konservatuarlara kabul edilir ve çok yüksek seviyede bir lisans eğitimiyle karşılaşırlar. Benim bestecilik hocam ki aynı zamanda bu konuda ustam ve akıl hocam diyebilirim, hakikaten uluslararası seviyede önemli bir besteci olup “Henry Purcell stilinin son temsilcisidir. Hocam Philip Wilby’i YÖK izniyle aynı kentte Eğitim Fakültelerinin yeniden yapılanmasına ilişkin “İngiliz Müzik Eğitiminin Değerlendirilmesi” kapsamında araştırma yapmak üzere 1997-1998 yıllarında bulunduğum sırada karşılaştım. Hıristiyan inançlı bir Viking olan hocamla 2 yıl birlikte çalıştık. Hocam ve beni kabul eden bölüm bana her türlü olanağı sağladı. Zaman içinde benden bir hoca bir asistan bir seminerci olarak yararlandıkları gibi sürekli öğrencisi olarak her çeşit (lisans, yüksek lisans ve doktora düzeyindeki bestecilik sınıfları) bestecilik sınıfının da katılımcısı oldum. Bestecilik sempozyumlarına, workshoplarına katıldık hem katılımcı hem izleyici olduk. Önemli tecrübeler edindik, bilgiler biriktirdik. Bu süreç sonrasında doğal olarak çok büyük bir mesafe aldık bestelemeye ilişkin olarak. Müzik eğitimi yaşantım boyunca edinme fırsatı bulamadığım bilgileri görgüleri edindim, Hocam planladığımız her eserin yazılması aşamasında benim fikirlerimin gelişmesine yardımcı olurken bir yandan da yazdığım eserlerin içinde gizlenmiş sırlara beni ortak ediyordu. Bunlar, çalgı, veya insan seslerinin kullanımı, ölçü ve ölçü modülasyonları, eşlikli ezgi veya polifonik biçem teknikleri, ezgi, tonalite ve modalite ilişkisi, tonal, modal armoni veya dörtlü akorlar, orkestrasyon veya düzenleme ile modern dönemdeki müzik anlayışlarına ilişkin teknik bilgiler içeriyordu. Yaptığım her şeyi değerlendirip bana “bu yada şu yollardan hangisini seçerek yürümek istersin” diye önerilerde bulunurdu. Bestecilik seminerinde seslendirilen yaylı kuartetimin gelişme bölümündeki temasının gelişindeki o mutluluk heyecanının ve benimle göz göze gelişini anımsıyorum. Uluslar arası bir sempozyum olduğundan beni tanıtırken “Türk besteci Atilla genellikle konuşmaz ama sürekli yazar” diye bir giriş yapmıştı, ilk kez katıldığım bu sempozyumdaki heyecanımı yatıştırmak için. Hocam Philip, liberal bir öğretim sürecini sunardı. “Benim öğrencimsin şunu yapacaksın, böyle yapacaksın” diye bir değerlendirmesine hiç rastlamadım. Her zaman; “nasıl düşünürsün şurada şu çalgıyı mı düşünürsün, ölçü konusunu bir kez daha değerlendirir misin? Gibi konuşmalarla çalışmalarımızı sürdürdük. Böylece bir yere yürüdük.

O.Ö. Müzik bilgisinin aktarılması konusunda çok fazla sıkıntı var. Bunun giderilmesine yönelik çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

A.S. Şimdi çevirmeye çalıştığım bir kitap var. Adı ‘beyin ve müzik ilişkisi’ yabancı bir kaynak. Müge Parin adlı bir eski öğrencim sağ olsun sözlük taraması yaparak bir çok kelimenin yerine konmasını sağladı. O kitap duruyor, elimi vuramıyorum çünkü başka kitaplar var yazmakla meşgul olduğum. Beyin ve müzik ilişkisi çok önemli. Beynin gelişimi açısından müzik önemli, özellikle ilköğretim çağındaki çocuklar üzerindeki etkisi üzerinde duruluyor. İlköğretim öğretmenlerinin bilmesi gereken bazı konular var, tabii ki müzik öğretmenlerinin de. Önce onu çevirmek istedim.

Başka çevirmek istediğim Hindemith’ in kendi armoni yaklaşımı, müzik anlayışı makam yaklaşımı var. Tonal akrabalık sistemi, çok değerli kitaplar olağan üstü farklılığı var onu yakalamak istiyorum o kitaplar elimde var. İngiltere’ deyken edindim o kitapları, hocamın yardımıyla, o önerdi bana. Bir kaç tane 20.yy müziği hakkında önemli kitap var ama onları çevirmek, başka bir ömür daha gerek bunca işin arasında. Ben bir iki tanesini yaparsam bir de bestecilik açısından komposizyon ve çalgıcılık, füg sanatıyla ilgili bir şeyler çevirebilirsem ne fayda çeviremezsem kendi özgün kitaplarımı yazmak istiyorum. çünkü müzik eğitiminin teorik alanına yönelik özgün öğretim yöntemleri geliştiriyorum ve onları ortaya koymak istiyorum.

Umarım ki inşallah arkadaşlarımın bazıları da bu türden çalışmalar yapmaktalar. Sağda solda kim ne yapıyorsa katkısı olur. çeviri açısından bir tehlike var. çeviride çevirme girişiminde bulunanın eğer İngilizce’ den çevirecekse, o kişinin sadece Türkçe’ yi bilmesi İngilizce’ yi bilmesi yetmez. İngiliz kültürünü de bilmesi gerekir İngiliz müzik eğitimi dilini bilmesi gerekir. Onlara hakim olmayınca çeviride hata çıkar. Adnan Saygun’ un “De Bois” armonisini çevirisi var onu da tutup çevirmek gerekir, gençler anlayamıyor.

O.Ö. Teori ve işitme gibi derslerin besteciliğe katkısından bahseder misiniz? Kurallara ne denli uyulmalı?

A.S. çok büyük katkısı var tabii ki. İşitmeden öte önce armoni, armonisiz, teorisiz, işitme zaten zor. Bir insan absolute işitme özelliğine sahip değilse sesleri adlandıramıyor yada tanımlayamıyor. Bu sorunu aşmak için öncelikle armoni olmak üzere müzik kuramı bilgi ve uygulamasının bilgi tabanını edinmesi gerekir. Bizim bölümlere gelen öğrencilerin A.G.S. Liselerinden gelmelerine rağmen işitmede zorluk çekmeleri o liselerdeki temel müzik bilgileri tabanının ne düzeyde işlendiğini göstermesi açısından değerlendirilir. Bugün A.G.S. Liselerinden gelen öğrencilerin dört yıllık öğrenimlerinin müzik bölümlerindeki lisans eğitimine ilişkin gerekli bilgi tabanını verdiğini söylemek olanaklı değildir. Söz konusu liselerde öğrenim gördükleri halde işitme açısından sorunu olan öğrencilerin sorunu nasıl aşılır? Öğrencinin elde ettiği tüm müzikal dağarın bilgiye dönüştürülmesiyle veya bilgiyle buluşması gerekir. Bunun yanı sıra daha derinlikli bir müzik kuramı bilgisinin verilmesi ve bunun yanında matematik zekası ve uygulamaya dönük kişilik gerekir. Bunlar olmazsa armoni bilgisi, işitme olmazsa besteciliği algılama bir şeyi tam olarak yakalamak makam içinde tutmak bütün hale getirmek pek zor. Biçim bilgisi de gerekir Biçimsiz olmaz. Bestecilik sadece bunlarla olan biten bir konu değil ama armoni ve işitmenin de önemli katkısı var yaratma ve algılamada.

Tüm kurallara ne derece uyulmalı? Kurallara uymayan besteciler de var. Debussy kendi kurallarını oluşturdu, kişiseldir yazdıkları ve klasik ilişkileri reddeder. Korsakof, Hindemith, Schönberg gibi besteciler de kendilerine ait özel çalışmalar yaptılar ve yaptıklarının peşinden giden çok sayıda besteci oldu.

Bestecilikte bir başka kulvar için Aşık Veysel’i de değerlendirmek gerek.

Bestecileri kendi dönemlerine, işlevlerine veya üstlendikleri sorumluluklara göre değerlendirmek ve açıklamak gerek. Bütün bunları birbirinden ayırt etmekte yarar var. Örneğin Aşık Veysel’in besteleme biçemi için halk müziği ve ozan geleneğini değerlendirmek gerek. Bunun dışında çok geniş bir besteleme ağı bulunan bugünkü popüler müziğe yönelik besteleme var. Bugünkü popüler anlamda besteleme Orhan Gencebay, Ümit Besen. Ve adı bilinmesi imkansız binlerce halktan kişiler. Bu kişiler bir gün ev kadınıyken öteki gün besteci, bir diğeri bir gün muavinlik yaparken öteki gün besteci olarak piyasada ünvanlanmaktalar. Bizim sözünü ettiğimiz besteciliğin bu türden bir bestelemeyle hiçbir ortak bağı bulunmamaktadır.

Geçenlerde duydum “Şakşuka” diye bir şarkı “ben daha önce besteci olarak bu piyasanın içerisindeydim” diyor, “Şakşuka”yı yazan kişi. Şimdi bestecinin tanımını da koymak gerekiyor. Güntekin Oransay’ ın bağdar sözcüğünü bir tür besteciye, besteci sözcüğünü de öteki tür besteleyenlere mi kullansak da aradaki fark belli olsa ve bunları birbirinde ayırt etsek tıpkı şarkıcı, türkücüyle, ses veya çalgı sanatkarı arasında fark olduğu gibi… Biri diğerinden farklı anlamlar taşımalı. Popüler olan besteciler, akşam yatıp rüyasında beste yaptığını söylüyor ya da bir ortamdayken aniden çıktı bu şarkı diyor. Şahsın söylemeye çalışmak ve tekrar edebilme dışında müzikle çoğunlukla hiçbir bağı yok. Bir yere kaydediyor, düzenleme sürecinde geçiyor şarkı ve satışa çıkarılıyor albüm olarak. Bunlara mı besteci diyeceğiz yoksa yaşamını bu yolda çok güç bir eğitim ortamında adamış, bu konudaki tüm entelektüel bilgi ve görgü ve teknikle donanmışlık nedeniyle geniş açılı bir ilham denizine kavuşmuş bilgelikle eser üretenlere mi besteci diyeceğiz. Öteki; gözde (popüler) olan ilhamı bir rüyaya veya bir ana bağlamaktayken beriki ilhamın bilgiyle doğrudan ilişkisini yaşayarak yaratır. “ilham rüya da gelmez” bilgiden dolayı oluşur, bilgidir kökeni.

Ne yapmak lazım şimdi, bu arkadaşların beste dedikleri şey ses sınırları dar müzik biçimi açısından da 1 ve ya 2 bölümlü olabilecek genellikle basit halk ezgileri gibi tekrara dayanan şarkılar. Bir böyle şeyler var. Bir de Aşık Veysel gibi olağanüstü insanlar. Bestelerine baktığın zaman o kadar dar açılı da değil. Sözleri zaten anlam açısından derin halk şairi aynı zamanda müzisyen. Bir de temsilci Orta Asya’ dan gelen bir kültürün temsilcisi. Kimin temsilcisi Köroğlu’ nun, Dadaloğlu’ nun bir yönüyle Yunus Emre’ nin ozanlık ve aşıklık yanıyla. Şimdi bu da başka bir değer. Diğerleri de değer onları küçümsemiyorum ama şimdi bizim bir de Ulvi Cemal Erkin’ lerimiz var Mozart’ larımız var hepimizin değil mi onlar, Yalçın Tura’ larımız var adı anılacak bir çok insanımız var farklı bir müzik anlayışından söz edersek mesela Ahmet Yürür’ lerimiz var. Bu insanları yakalamak gerekiyor. Bunlar ortak değerlerimiz ve bu değerler pek ortaya çıkmıyor, çıkamıyor. Maddi olarak kazanamıyorlar ama bu kişiler hala hayatlarını beste, araştırma ve öğretim ortamlarında yürütüyorlar. Aradaki fark şu, Halk ozanı ve yarattıkları da bizim değerimiz, çok sesli müzik ve yaratıları da. Ancak Modern Türkiye Cumhuriyetinin insanlarına yeni değerleri edinmesindeki rolü ve önderliği nedeniyle çoksesli müziklere, onu yazanlara ve seslendirenlere hak ettikleri saygı ve yaşamı sunmak gerekir. Hoş devlet veya halk bu kişilere hakkettiklerini vermese de bir maaş karşılığında hala yazıp çiziyorlar. Hayatlarını yine bu yolda yaparlar. Ama sen o arada kalan şu İbrahim Tatlıses gibilerine para verme; Bir daha hayatları boyunca türkü söylemezler. Arada büyük fark var biri sadece madde diğeri sadece madde değil, bir kültür, yeni bir şey yaratıyorsun. Sanat yani.

O.Ö. Türkiye’ de bestecilik eğitimi veren kurumları diğer ülkelerle karşılaştırır mısınız?

A.S. Belirgin farklar var. Örneğin gittiğim yerlerde Amerika’ da, Almanya’ da, İngiltere’ de yoğun olarak, Rusya ve Bulgaristan’ daki uygulamalara ilişkin birkaç söz söylenebilir. Bu ülkelerde genel olarak konservatuar hedefine yönelik eğitim veren müzik kurumlarının seviyesinin ülkelerdeki kurumlar seviyesinde bir tutarlılık gösterdiği söylenebilir. Rusya, Bulgaristan, Almanya gibi ülkelerde müziği, üniversite, akademi veya yüksek okul düzeyinde temel alan olarak örgütlenmesini görüyoruz. Bizde ise konservatuarlar rektörlüğe bağlı bir müdürlük olarak örgütlenmiştir. Yurt dışında özellikle saydığım batılı ülkelerin batılı müzik anlayışları çok yerleşik ve başarı için sadece çalışmaları yeterliyken bizde öğrencilerin bir de batılı müzik anlayışını içlerine sindirmeleri, halkın ezici müzik tercihi baskısından sıyrılması ve bunu üstüne çok çalışması gerekiyor.

Ülkemizde bir insan bestecilikle ilgili bir alanın başına kurumun geçince kendi tekniğini uyguluyor bildiği şey neyse onu uyguluyor ve onun dışına çıkmıyor, çoğunlukla da çıkılmasına izin verilmiyor. Mesela Muammer Sun’ un öğrencisi olduysan Muammer Sun gibi yazma zorunluluğun da beliriyor. Hiyerarşi bir yapı kendiliğinden oluşuyor. Yani Kemal İlerici ve benzeri şeyler yapacaksın Adnan Saygun gibi yapacaksın. Bunları öğrenmek anlamak başka bir bestecinin eğitim aşamasında ürünlerinin köleleştirilmesi başka. Bu durumda bestecilik eğitimi alan öğrenci nasıl kendini ortaya koyacak, köle gibi yani. Klasik ve barok besteleme anlayışı, teknik ve uygulamalarının öğretimine karşı söylenmiş bir söz değil bu. Eser üreten veya üretecek kişinin kişiliğinin sıkıştırılmasından söz ediyorum. Sanatın-Besteciliğin kökenine aykırı bir durum kendiliğinden yaşanıla gelmekte.

Cengiz Tanç Allah rahmet eylesin değerli bir kişiydi, çok beğendiğim bir besteciydi, müziğini, algılamasını, açıklamalarını hep beğendim. Onu dinlediğinde Türk ezgileri tadında onun varlığıyla müzikal soyutlama kavramlarına dokunabilirsin hissedercesine.

Yeni müzik yazan bestecilerin öğrencisi olmak bence şans. Bu kişiler kendi öğretilerini öğrettikten sonra insana bir olanak sağlıyorlar. Örneğin Ahmet Yürür. İstemihan Taviloğlu gibi öğretici bestekarlar. Mesela İlhan Usmanbaşa baktığın zaman yeni müzikle uğraşmaları çok teşvik ediyor. Sayın Usmanbaş’ı 1994 yılında Bursa’ ya davet ettik ve “Yeni Müzik” semineri yaptı. Bütün bu bilinmeyen müzikleri 1900 sonrası müzikleri tek tek anlattı, örnekler verdi. Öğrencilerimizin çoğu sıkıldı belki, ama normal bunlar. İyi ki anlattı .Böyle olanaklar verilmesi gerekiyor.

O.Ö. -Besteciliğe İlişkin Mevcut Durumu Geliştirmek İçin Ne Yapmalı?

A.S. Bazı şanslar bulunabilir ama müzik bölümünde bestecilik çok zor iş. Bende çok çırpındım. Müzik bölümünde besteci gibi çalışan insanlar çıktı Necati Gedikli gibi şu an beste yapıp yapmadığını bilmiyorum çünkü duyma şansına sahip olamıyoruz. Ve daha çok İlerici ve biraz modern yazdı galiba biraz öyle şeyler yazdığını söylerdi. Sonra Ertuğrul Bayraktar’ dan bahsetmek gerekir Kemal İlerici gibi besteler yaptı. Son olarak gitar için bir kaç türkü düzenlemesi yaptığını duydum. Erdal Tuğcular çok fazla piyano eşlikli türküler ve koro için türküler düzenledi. Kemal İlerici Armonisini kendince yorumladığını söyleyebilirim. Özellikle Kemal İlerici gibi bir takım akorları tam olarak bağlı diyemeyeceğim ama Muhammer Sun kadar da bağlı olduğunu sanmıyorum, bağlamada çok seslilik denemeleri oldu Erdal’ın. Bestecilik çok daha geniş açılı bir şey ama onun tercihi öyle. Sonra Ali Sevgi, olağanüstü bir müzik duygusu, görgüsü ve bilgisi var. Bir eserini dinledim Bolu’da bir sempozyumda onu dinlediğimde onun bestecilik açısından ne kadar yatkın ve hazır bir kişi olduğunu düşündüm. Bir de bestecilik eğitiminde almış olsaydı. Değerli öğretmenimle gurur duymuştum eserini dinlediğimde. Öğretmenimin eserinin Orkestralanma durumu bestecilik yönünü koyuyor ortaya. Ama bestecilik Eğitimi aldı mı, almadı mı tam bilemiyorum. Nedim Yıldız’dan da bahsetmem lazımdı. Bizim bölümden yetişen besteciler arasında, kendimi de sayabilirim çünkü 100’ü aşkın eserim var ve halen de eserlerimi yazmaya devam ediyorum. Belki sen de dinlemiş olabilirsin. Bu eserlerimden seslendirenler var seslendirilmeyenler var. Geniş açılı eserleri var... her günde yazmaya devam ediyoruz... Nedim Yıldız’ ın da tiyatro müzikleri çok oldu. Ankara Üniversitesi ile ilişki kurdu, oraya geçti. Kesinlikle biz genç besteciler denilen kuşak içerisindeyiz. Ama kabul bile etmiyorlar niye çünkü müzik bölümünden mezunsun. Müzik bölümünden mezun olup olmamak bir yerde fark eder. Önemli olan besteci olmaktır. Ürün vermektir. Yoksa ne olacak sanki konservatuardan mezun olmuşsun da. Ürün veremiyorsun o halde ne yapacaksın! Sonra besteci desen ne olur yani... Bir çok kişi çıkıyor bestecilik bölümünden hangisi besteci, kaç tane besteci var. Bakıyorsun mesela İnci Özdil şef Sıdıka Özdil besteci, İngiltere’de mi nerde yaşıyor hatırlamıyorum tam olarak. Kamuran İnce, Fazıl Say bunlar olmasa kimlerden bahsedeceğiz, Turgay Erdener. Bu insanlar olmasa artık genç kuşaklardan da bahsedemeyeceksin. Ülkemizin dört bir köşesinde konservatuarlar ve doğal olarak bestecilik eğitimi olmalı her yerde. Adana’ dan Trakya’ya Peki ürün yok ortada, çünkü övgü de destek de yok…

O.Ö. Ülkemizde besteciliğin gelişmesi yönünde ne gibi teşvikler yapılıyor? Öğrenci açısından ve profesyonel açısından değerlendirir misiniz?

A.S. Kültür bakanlığının çabası var yeterli değil ama var. çeşitli insanlar davet ediliyor kimdir jüri ne yapıyor bilmiyorum çünkü daha çok Ankara ve İstanbul kökenli insanların jüri oluşturduğunu görüyoruz. Ayrıca TRT’nin bu konuda yararlı çabaları var. İrili ufaklı çeşitli seviyelerde eser üretimini destekleyen yarışmalar açtılar. Ama sayılarını yeterli bulduğumu söyleyemem.

Bunlar dışında ne gibi teşvikler yapılıyor konusuna dönecek olursak... Bazı özel kuruluşlar var. Bestelemeye teşvik ediyorlar. Ödüller koyuyorlar. Sevda Cenap And Vakfı, Halıcı Midi diye bir firma var Ankara’da sanırım ODTÜ’ nün içinde, elektronik müzik konusunda bestelemeye yönelik teşvikleri var. Bunun dışında Avrupa’da belki bestecilerimizin katılması mümkün olabilir. Mesela son ben geldiğimde 1998 Benjamin Britten için yarışma düzenleniyordu ona katılmak istemiştim. Türkiye’ye, müzik bölümüne gelip de göreve başladığımda besteciliğin bu bölümlerde neden mümkün olamayacağını da anladım, bestecilik bir ortam işidir. çünkü araştırma yapacaksın, kitaplar yazacaksın, bir çok bürokratik işin içinde boğulacaksın, söylediklerini anlama gayretindeki öğrencilere armoni, eşlik ve eğitim müziği besteleme öğreteceksin, yüksek lisans dersleri, tez danışmanlıkları, tez jürileri, çeşitli toplantılar, eşin, çocuğun, dostların… bu ortamda bestelemek bir zafer olacak besteci için ki biz devam ediyoruz özgün eserler üretmeye arkadaşım Alexsander Mekaev’ le birlikte...

Aklını dağıtacak onlarca çeldirici arasından sıyrılıp beste yapacaksın. Besteci dediğin, kendi kendine kalacak ve kendini aşacak yaratıları planlayacak. Bu nedenle entelektüel bir çevreye ihtiyaç duyulmakta. Okuması, araştırması, dinlemesi, bu konuda görüş alışverişi yapması gerekiyor. Hangi birini yapabiliyorsun. Sonuçta sıkıntı içinde kalıyorsun. Bir senfonim var başladım bitiremiyorum. çünkü o kadar derinlikli bir şey ki büyük bestecilerde bile 2-3 yıl hatta daha uzun süren senfoniler var. Olmuyor yani. Klarnet ve piyano için sonat 1. bölümünü yazdım, 2. bölümünü tasarladım ama oturup yazamıyorum. Bir kaç teşvik var arkadaşlarım iyi çalıcılar. Örneğin son olarak Viyola ve piyano için bir fantezi yazıyorum. Bu yazının düzeltmesi bile beni birkaç gün geciktirdi.

Bir de Konservatuarların bestecilik bölümleri var, çok az. Olanlarda da kadro açılmıyor. Bestecilik bölümü mezunu besteci yaşamak için ne yapacak. Yaptığı bestelerle yaşamını sürdürmesi olanaklı değil. Başka işlerle uğraşan bir çok bestecilik bölümü mezunu görüyoruz. İnsanın yaşaması için para da kazanması gerekir, değil mi? Genellikle erkeklerin besteciliğe ilgisi var. Bu geleneksel bir kodlama gibi ama son zamanlarda kadınların da besteciliğe ilgi gösterdiğini görüyoruz. Sevindirici bir durum. Diğer cinsin yaratacaklarının insan kültürüne etkisinin olumlu olacağına inanıyorum. En sevindirici yönü bu. Ülkenin değişimine uygun olarak kadınlar bu alana da girdi. İşimiz zor bestecilikle uğraşan adam aç kalır.

O.Ö. Serdar Ortaç da besteci?

A.S. Ara dönemdeki besteciler, adama para vermesen hayat boyu besteciliği düşünmez. Gider başka bir şey yapar. ...ekmek yiyenler de onlar ...evet onlar, onlar ama bizim bestecilerin o piyasadaki basit, eğreti ve günlük süt gibi o gün içmezsen bayatlayacak türden ürünleri çıkarması mümkün değil. Yani midesi bulanır, onları yazamaz. Arkadaşın biri diyor ki...”Arkadaş niye böyle şeyler yazıyorsun? Konserde dinlemiştim. Kimse dinlemez bunları ...ne var sende serdar ortaç gibi yazsan” ...şimdi ben onun tarif ettiği gibi müzik yazmaya çabalarken midemin bulandığını nasıl anlatayım?

O.Ö. Popüler besteler dışındaki klasik, modern ürünler tüketilemiyor, bu halkın algı düzeyi ile doğrudan ilgili değil mi?

A.S. Doğru, bizim gibi yazan bestecilerin eserlerinin değil halk tarafından bazen bu müziğin seslendiricileri tarafından bile tüketilmediği söylenebilir. Şimdi bizim besteci dediğimiz insan sanatçı olarak geleceğe yönelen insan değil mi? Kendi toplumunun zaten biraz üzerinde duruyor, durmasa sanatla bağı olmaz. Halka yönelik bir şey yapması pek kolay değil. Muhammer Sun diyor ki; Halkım beni anlıyor ve dinliyor, daha geçen gün bir öğrenci dedi ki “Ben Muammer Sun’ un müziklerindeki tınıdan hoşlanmıyorum ve dinlemek istemiyorum, işte Kurtuluş film müziği, Cumhuriyet film müziği-Özveri, Direniş-marşları hep aynı şeyler.” Ben o öğrencime bir yerde katılmayacağım, Mesela Bülent Ecevit’ in sözlerini bestelemişti Muammer Hoca, bestecilik açısından çok güzel bir eser, soprano ve tenor için. Yanına da orkestra eşliği ile nefisti. Öyle eserleri var Muhammer Sun’ un Ama diğeri çok farklı, aynı tınıları görüyoruz, bunu bir nedeni Kemal İlerici’nin gelişmiş bir devamı oluşu da olabilir. Şimdi kalkıp halk dinleyecek diye nasıl beste yaparsın, bu da bir çeşit köleleşme değil mi? Bestecilikte kölelik olmaz. Sanat, sanatçı köleleşmez bu onun varlık nedenini ortadan kaldırır. Klasik bir eser yazmalısın romantik tavrın olmalı barok bir eser yazabiliyor olman lazım. Mutlaka bazı kurallar var. Ama klasik değil, ya da tonal değil başka şeyler. Bir besteci öyle eser yazıyor ki birden piyanist elini piyanonun klavyesi üzerinde fütursuzca gezdiriyor izlenim veriyor, böyle değerlendiriyor halk besteyi, hatta kedi de gezinse piyanonun üzerinden böyle tınılar oluşur, diyor. İyi de bestecinin o tınıları ve müziği yaratmak için ortaya koyduğu çaba bir yaşam süresini alan değerde. Halkın kedi gezinmesi yakıştırması besteci açısından değerlendirmeye alınamaz bir yakıştırma. Bizim bölümlerde bestelemeye yatkın kişiler biraz Kemal İlerici bilenler, biraz Debussy dinleyenler ve birkaç modern müzikle bağı olan genç öğrenciler piyanoya ellerini koydukları yerden müzik çıkacakmış gibi bazı hareketler yapıyor sonra diyor ki hocam bu beste. Bu olmadı ki. Sen bir kere geçmişi iyi bileceksin, Barok, klasik, romantik eserleri çözümleyeceksin, bu stillerde eserler üzerinde çalışacaksın daha sonra da daha modern ürünlere yöneleceksin. Ama geleneksel olan klasik dağara dokunmayacak ve aniden modern bir eser üreteceksin. Bu kaçamak bir yaklaşım. Başarı şansı da zayıf diyebiliriz.

O.Ö. Yeni dönem besteciler günümüzde diğer müzisyenler tarafından ne derece anlaşılıyor?

A.S Anlaşılmadı tabi. Hocamın bir çalışmasından bahsedeyim bu arada Philip Wilby, ultra modern yazıyor 20.yy tekniklerinin hepsini kullanıyor. BBC senfoni orkestrası onun bir eserini seslendirmek için ona sipariş vermişler 1.bölüm geleneksel yazım, 2.bölüm gelenekselin dışında - rastlamsal, 3 ve 4. bölümde yine geleneksel bir yazım. çok büyük ve önemli senfoni. Eser orkestra tarafından çalışılmaya başlandıktan bir hafta sonra arıyorlar aman gel orta bölümde sorun var, çalamıyoruz, diye hocamı çağırıyorlar. çünkü yetişmiş müzisyenler hocanın yazdığı rastlamsal müzik dilini okumada ve seslendirmekte zorlanıyorlar. Hocam senfoniyi kendi yönetmek zorunda kalmış. Seslendirme açısından müzik dilini okuyamamak büyük sorundur. Hocam ne yapmış; bir grubu almış, grup başlarını çalıştırmış. Grup başları da diğerlerini çalıştırmış. Müziğini anlatmış nasıl giriliyor nasıl çıkılıyor. Numaralar var numaraları takip ediyorsun, 1. çalan 2. yi çalıyor, 2. yi çalan 3. yü çalıyor. 1. yi çalan 2. yi çalanın yarısında giriyor farklı kanallar oluşuyor. Kanon dışı şeyler oluşuyor. Poliritmik, çoklu ölçüler farklı farklı, her şey birbirine karışıyor gibi görünüyor. Bulgar besteci arkadaşım Gocugarov’ un da bu yönde çalışmaları var. Bana bu eserleri gönderdiğinde bu dile yabancı olmadığım için anlamam da kolay oldu. Şimdi sanatçının bile önünde öyle bir zorluk var anlaması da mümkün görünmüyor. Peki halk bu eserleri nasıl dinleyecek, bundan üst nitelikli zevkler alması nasıl mümkün olacak. Bazı iyi çalıcı arkadaşlar var, yazdığın zaman biraz melodik olsun diyor... kendisi bile sevmiyor çalmak zorunda olduğu eseri. Peki şimdi çalıcı bile sevmeden çaldıklarını halk nasıl sevecek. Bestecinin yazdıklarını o günün halkı açısından değerlendirmemek gerek. Onun yazdıklarıyla 100 yıl sonraki halkın bağını aramak gerek. Bugün Debussy’ nin müzikleri reklamlara girmedi mi arkadaş. La Mer orkestra eseri. Bütün halk dinleyince o reklamla çok güzel şeyler hissediyor. İyi de 100 yıl evvelki insanlar ve hatta müzisyenler bile bu kadar hissetmiyordu. Yaşadığı dönemde Debussy’ de aşağılanmadı mı, laflar söylenmedi mi. Gerçek sanat yıllar sonra tüm bu durumların, değerlendirmelerin değişmesine neden olmaktadır.

O.Ö. Dünyadaki besteleme tekniklerinden bahseder misiniz?

A.S. Değişim saati ve biçimi Debussy ile başlıyor. Neyi değiştiriyorlar tonal müziği değiştiriyorlar tonal müzik bitiyor orda. Neden bitiyor çünkü fonksiyon konusu bitiyor tonik dominant.vb. akorlar 9’lu 11’li 13’lü olara ele alınırken 4’lüler 5’liler biçiminde diziliyorlar üst üste. Uyumsuz armoninin sıklığı, ezgilerdeki yerel müzik öğelerinin varlığı fonksiyon olayının da sonunu getiriyor. Tabi ki bu olayda kromatizmin ölümcül işlevi var tonal müzik açısından. Ayrıca enarmonizm işlenmekte. Dörtlü ve beşli akor kuruluşlarında üçlünün yerleşimi bu akorların tutkalı gibi. Burda daha çok modlardan yararlanıyor. Üst melodi olarak. Majör veya minör değil. İyonyen, doryen, bazen de pentatonik etkiler olabiliyor. Ama majör-minör değil. Fonksiyon yok. Bir bakıyorsun sürekli majörü kullanıyor akor olarak sürekli majör akor kullanıyor olağan üstü başka bir tarz. Mussorsky’ nin eserlerini düzeltmek istemişler sonra çok rezil bir şey çıkmış ortaya sonra bırakmışlar. Aman bıraksınlar öyle kalsın. Bugün çok değerli bulunuyor bu eserler ama o gün aykırı bulundular. Sonra Schönberg’ten bahsetmek gerekir. Hem serbest atonal hem seri müziğinden bahsetmek lazım. Her iki teknik de benzer öğeleri kullanıyor ama seri-12 nota sistemi-çok ciddi bir şeydir. Bir sesin tekrarlanması için diğer 12 sesin kullanılması kesindir. Serbest atonalde bu biraz daha rahat bırakılmıştır. Sesler birkaç kez tekrarlanabilir. Ondan sonra ne diyelim mikrotonal müzikler, sonra rastlamsal müziklerden bahsettik, deneysel müzikler yani adam piyanoyu düzenliyor başka sesler çıkarabileceği hale getiriyor. Mesela Fazıl Say da yaptı ülkemizdeki konserlerinde. Piyanist bazen elini sokuyor piyanonun içine başka sesler çıkarıyor piyanodan. Somut müzik - konkret müzik - diye bir takım müzikler; modern müziğin değişkenliği hiç bitmedi, içine cazı aldı, halk müziğini kattı veya bütün bunları yok etti hiç kullanmadı, sadece bir sesi aldı bir sesin üzerine düşündü. yeni diziler Hindemith, Korsakakof, Messian ..oktavtonlardan söz ettik, başka bir makam, başka bir düzen ve işleyiş. Örneğim son eserlerimden Piyano ve Klarnet için Sonatın müzik örgüsü oktavton üzerine kurulmuştur. Yukarıda söz ettiğimiz besteciler yeni arayışlar içinde oldular. Mesela Messian’ ın geliştirdiği yeni müzik aletleri var, yani açıp baktığında kitaplarda da bulabilirsin bu bilgileri ve çalgıları. Besteci özel sesler üretmiş küçük aralıklı seslere yönelmiş,bütün bunların hepsi tonal müziğin dışında, bir anlamda bu yönüyle müziğin çok eski dönemlerine geri dönüş gibi. Tek sesten başlayıp modların gelişimi, tonal müziğin ortaya çıkışı, majör-minörün tekrar ortadan kalkışı tekrar modların gelişi, işte pentatonizm sonra 12 notanın ortaya çıkışı. Baktığın zaman hiçbirisinin arasında eksiklik yoktur. Hepsi şunu söyler her ses çok önemlidir. Mesela modların dönüşümüne bakarsan her sesin üzerinde durucu eğilimi olduğu görülür. Bir tek bu majör-minör de bu değişmiştir. Ancak majör-minörde de yabancı ses dediğimiz 5 ses ve enarmonizm varlığı ile tonalite kendi devrini tamamlıyor ama arada bağ yok değil, çünkü onlar yine var. Sadece eskisi gibi kullanılmıyor.

O.Ö. Besteciler toplumsal olaylardan nasıl etkileniyor? Kendi bestelerinizde bu konuyu nasıl ele alıyorsunuz? İlham kaynağınızı toplumsal olaylardan buluyor musunuz?

A.S. İlginç; Eskiden olsa solcu gibi düşünürdüm. Şimdi solculuğumun demokratik olma, sosyal olma özelliklerini asla kaybetmiş değilim. Ama yani Lenin fikriyle hareket etmeyeceğim açık. Ya da bir ülkücülük fikriyle; milliyet illa bu benim milletim, hayır ben tabi ki milletimi çok seviyorum ama bir insan olarak bir tek kendimizi seversek düşmanlığın başlangıcını yapmış oluruz. Diğer ırktan, milletten yada dinden kişilerde benim kardeşim olabilmeli. Hem dinsel açıdan Havva ile Ademden geldik diyoruz hem de ırkları ayırt edip duruyoruz. Bunların bir yere varamayacağı açık. Bak! herkes birbiriyle savaş halinde. Besteciler sanıyorum böyle yönlere eğilmezler. Sanıyorum daha çok, kendisini aşmayla ilgili bir takım kavramlar geliştirirler. Bestecilikte böyle toplumsal olaylardan etkilenmeler anlatılır ya, mesela hani Eroica anlatılır; işte kahramanlar var, işte önce Nopolyon’ a ithaf edilmiştir, Beethoven kızmıştır sonra çünkü bakmıştır ki O da ezen konumuna geçiyor.

Mesela Chopin ne yaptı. Kendi halkının kurtuluş savaşı için eserler yazdı çok duyarlıydı o konuda. Toplumsal olaylar etkiliyor tabi ama müzik yaratılarının biricik ilham kaynağı olamaz. Toplumsal olaylar sadece konuyu verebilir. Bestecilik bununda ötesi bir şey. Stravinky’ i okumak lazım ilhamın ne olduğunu anlamak için. Mesela müziğin politikası. O kadar güzel anlamlar çıkarılıyor ki müzik hakkında. Müzik bunun ötesi bir şey. Tabi ki bir insan olarak yaşadığın toplumda toplumsal olaylardan etkileneceksin, ben mesela kurtuluş savaşı döneminde yaşasaydım U. Cemal Erkinin kağnısını yazmak isterdim. çok seviyorum onun kağnısını, tabi ki etkileniyorsun. Besteciliğini sadece onun üzerine kurdun mu bittin demektir. Muhammer Sun’ a bakıyorsun hakikaten Türk milliyetçiliği var kendisinde, garip devrimciyim diye hapislere girmişti 60’lı yıllarda sanıyorum. Askeriyeden ayrılmadır. Atatürk ulusalcılığını - Türk ulusu anlamında- üst kimlik olarak tanımlama, o değerlere sahip olma Muhammer Sun’ un müzikleri için iyi bir besin kaynağı oldu. Hemen her eserinde buna rastlıyorsun. Ama sadece burada kalıyor. Biraz daha üste uluslararası olma uluslararası aktarımda bu yön besteciyi yalnız bırakır mı diye düşünüyorum. Bak! burada bir şey söylemek istiyorum. Atatürk’ün bir hedefi vardı müzikte. En yüksek seviyede halk müziğini en son en gelişmiş müzik kuralları ve değerleriyle işleme gibi bir öngörüsü ve hedef gösterişi vardı biz müzisyenler için. Şimdi galiba burda İlhan Usmanbaşlar, İlhan Mimaroğlu ve Ahmet Yürürler bu hedefi biraz aştı. Hani aşamadık Atatürk’ ün hiçbir hedefini, biliyorum ama sanatta belli sınırlarla bu hedeflerin üzerine çıkılmış olduğunu düşünüyorum. Şimdi baktığın zaman ne yapıldı Ahmet Yürürler olsun İlhan Usmanbaşlar olsun Bülent Tarcan’ lar olsun Kemal Mimaroğulları veya Cengiz Tanç’ lar olsun bunlar Halk Müziğiyle pek fazla uğraşmadılar, onlar daha çok sesle, ses kümeleriyle, tınıyla uğraştılar. Nasıl, mesela şimdi ben Rusya’ ya gittiğimde İki piyano için rondo çeşitlemelerimi çaldıklarında arkadaşlar, orada hep aynı müzik anlayışına ait müzikler seslendirildi, modern müzikler. Ben serbest atonal çalışmıştım eserimi. Orda işte hem seri vardı hem serbest atonal vardı. Rusları bilirsin, batı sanat müziği açısından önemli bir geçmişi ve çok önemli bestecileri vardır. İzleyici seviyesi de oldukça yüksektir. Müzikten anlar ve onu tartışırlar. Bizim konser bitiminden sonra yapılan kutlamada bir çok değerlendirme konuşmaları yapıldı. Benimki dahil birkaç eserin dünya prömiyeri orada yapılıyordu ve bu çok önemliydi izleyici açısından. Benim ve arkadaşın besteleri ilk kez seslendiriliyordu. Benim eserimle ilgili değerlendirmede beni de mutlu eden değerlendirmelerden biri şöyleydi: Şunu söylediler “nasıl olurda sizin eserinizi diğerlerinden farklı hissettik, bundan çok güzel bir tad aldık”, şimdi orda şunu söyleyebiliriz ben Türk insanıyım. Türk ulusunun bir ferdiyim, benim geçmişimde ne varsa üzerime düşen ki ben Türk Halk Müziğine çok bağlıyım, Türk Sanat Müziğini çok seviyorum eskiden bahsediyorum şimdi yazılan şeyler hakikaten ne Türk Sanat Müziği ne de Türk Halk Müziği bazı ustalarımızı çıkarmak şartıyla Aşık Mahsuni’ yi, Ali Ekber çiçeği, biraz Musa Eroğlu’ nu ve Neşet Ertaş’ ı vb... ustaları çıkarsan. Bu dönemde yazılanları bahsetmiyorum. Bunlar bana çok şey katmış olmalı kendi kimliğimi oluşturan şey değil mi doğal olarak oraya da yansımış.

2005 Bahar