PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Can AYBARS (Söyleşi)


ÖzgürSaglam
07-26-2006, 14:25
Can AYBARS
Söyleşi: Hüseyin AYHAN/Soner ULUOCAK
http://www.klasikgitar.org/nuke/images/upload/ca.jpg
Türkiye’nin ilk gitaristlerinden Can Aybars, 8 Nisan 1999’da yaşama gözlerini yumdu. Son yıllarında öğrencisi Soner Uluocak’la birkaç kez kendisine konuk olduk. Kendisiyle söyleşiler yaptık. Bunların bir kısmı daha önce birinci sayımızda yayınladık...82 yaşında yaşama veda eden Aybars 1917’de Saratov’un ( Tataristan ) bilgi köyünde dünyaya gelir. Darülşafakka’da okula başlar. Daha sonra Mülkiye’yi bitirir. Ve müfettişlik yapar. İlk olarak radyo evinde mandolin birliğinde çalar. Sonrasında Siyasal Bilgiler Orkestrası ile konserler verir. Bazı Türk marşlarını, eski tangoları, halk müziğinden bazı parçaları gitara uyarladı. Andrea Palo logos, marioperodi ve Siegfried Behrad ile çalıştı.

Ben aslen Kazanlıyım şu Tataristan denilen cumhuriyetten... Yusuf Akcura da bizim köylüdür. Yusuf Akcura mebus oldu sonradan Türkiye’de. Türkiye’ye ilk geldiğimiz zaman durumumuz iyi değildi. Orada çiftliğimiz vardı. Geldiğimiz zaman parayı tüketmiştik. Elde bir sofra takımı, çay takımı gümüş kalmış. Bir iki parça da eşya o kadar. Bir de bir iki avuç taş kalmış. Başka bir şey yok... İstanbul o zaman işgal altındaydı. O zaman Sadrazam Tevfik Paşa idi. Abim Tevfik Paşa’ya çıkıyor, diyor ki “biz geldik Türkiye’ye Türk’üz, Müslümanız fakat işimiz gücümüz yok, aç kaldık ne yapacağız” diyor. Tevfik Paşa da “gel bakalım otur şuraya” diyor. “Rusya’da ne iş yapıyordun?” diyor. “Neyle meşgul olurdun?” Şunla bunla filan... Sonra arada sayarken “traktör vardı deyince” Tevfik Paşa şaşırıyor traktörün bakım ve tamirinin de abim tarafından yapıldığını öğrenince “gel bakalım” diyor “Halkalı Ziraat Okulu’nda bizim bir teknisyene, traktör hocasına ihtiyacımız var orada işe başla” diyor. İşte velhasıl bu şekilde başımızı sokacak bir şeyler filan bulduk daha uzun hikayeleri var. Neyse abim o zaman başlıyor. Fakat gitarı o zaman tabi İspanyol akordu gibi değil, Rus akordu olarak biliyoruz. Rus akordu üzerinde şarkılar çalardı. Bende o zamanlar daha ilk okuldaydım. Gitarı ara sıra elime alırdım. Ondan sonra çalmasını bilmem, tellerle oynamaya çalışırdım. Abim bana “sana gitar öğreteyim” derdi. Abimle ufak tefek bazı şarkılar çalardık. Onun çaldığı parçalar halen defterlerimde not olarak mevcuttur. Neyse onları dinlerdim ve çalarken ben uyurdum. Yani benim kulağımda, kanımda, kafamda hala o melodiler... Eğer çocuklukta bir terbiye verirsen o terbiye gider. Yani ben o zamanlar bu müziğe başlamasaydım belki de müzikle hiçbir alakam olmayacaktı. O zamanlardan aldım bunu ve Rus melodilerine karşı büyük bir ilgim vardır; yani yakınlığım, sempatim vardır; çünkü o muhitin içinde yetiştim ve bir çoklarını gitar solo olarak yazdım. Attım bir kenara bir yerde duruyor...Birçoklarını gitar solo olarak yazdım.

O zaman konservatuar diye bir şey yoktu. Şimdi Cebeci’de Mamak Belediyesi’nin bulunduğu bina yapılmadan önce, onun yanında küçük, eski bir Ankara evi vardı. O Ankara evi Musiki Muallim mektebiydi. Konservatuarda sonradan yapıldı. Abim oranın talebesiydi. Ziya Aydıntan, Faik Canselen onun arkadaşlarıydı. Ben ilkokulu bitirdikten sonra konservatuara girdim Ankara’da. O zaman ismi Musiki Muallim Mektebiydi. Orhan Veli’nin babası Veli bey ve bir çok kimseler orada hocaydı. Biz sekiz kardeşiz. Ortanca abim oranın son sınıfındaydı. Faik Canselen onun sınıf arkadaşıydı. Tabii faik Canselen sonradan işi kompozisyona döktü. Kompozitör oldu. Orhan Veli’nin babası beni imtihan etti, (çok muhterem zarif bir müzisyendi, flüt hocasıydı o zaman daha Orhan Veli’nin ismi bilinmiyor ) bana bir iki okul şarkısı söylettiler birkaç akor şunlar bunlar baktılar, “seni aldık” dediler. Ondan sonra ambar memurunu çağırdılar: “Buna bir takım elbise verin bizim talebemizdir” dediler. Elbiseleri giydik, lacivert elbiseler, kravat, hepsi komple, ayakkabısına varıncaya kadar. Giydik çıktık. Cebeci’deki bina o zaman yeni yapılmıştı. Yepyeni bir binaydı, ortaya da şap dökülmüştü. Orada da İlyas Bey isminde bir jimnastik hocası vardı. Ankara’nın meşhur jimnastik hocasıdır. Resmi geçitlerde filan daima önde yer alır filan bütün Ankara tanırdı onu. İlyas Bey tekerlekli patenle orda dönüyor, figürler yapıyor, paten figürleri. Bende pateni bilirim ama yani merak ettim ne figür yapıyor nasıl yapıyor filan diye, öyle dalgın dalgın seyrederken tam benim önümden geçerken nasıl bana bir tokat attı. Şaka mı yaptı ciddimi vurdu ne olduğunu anlamadım. Sert bir tokat çaktı ve gözlerinden, böyle, yıldızlar çıktı. Hani karikatürlerde gösterilir ya onun gibi yıldızlar fırladı. Millet başladı kahkahalarla gülmeye ben de bozuldum tabi... “Allah kahretsin biz böyle başlarsak sonu nasıl gelecek buranın” dedim. Tuttun hemen torbanın içine bana verdikleri elbiseleri olduğu gibi koydum. Kendi eski giydiklerimi giydim. Ordan hemen memuru buldum, ambar memuruna elbiseleri geri verdim ve “Lanet Olsun” diyerek oradan uzaklaştım.

Gitarı o zaman Türkiye’de çalan hemen hemen hiç kimse yoktu. İşte abim çalıyordu. Abimde bu şekilde çalıyordu. Ben tabi Darüşafaka’ya girdiğimde 1930 yıllarıydı... Şimdi kati olarak hesabını yapamıyorum 1930-1931 olacak... O zamanlar abimin gitar çaldığını bilirdim. Fakat o gitar ne oldu bilmiyorum. Kendim o zaman bir gitar alayım dedim. Eski pantolonlarımdan birini eskiciye sattım, o zamanın parasıyla bilmem ne kadar para aldım, 3-5 lira para aldım. Kapalı çarşıda eski müzik aletleri satan bir yer vardı; Koridor. Oraya gittim orada külüstür bir gitar buldum ve aldım. O zamanlar notayı filan bilirdim. İlkokuldayken okulun korolarına iştirak ederdim. 2 sesli, 3 sesli şarkı söylerdim. O zaman benim Darüşafaka’da bir arkadaşım vardı. Kel Kazım derdik. Hakikaten de keldi. Bir yangın mı geçirmiş ne çocuğun leke leke ve saçsızdı. Bu çocuk İnönü’nün evlatlığıydı. İnönü evlatlığına almış bunu, ara sıra İsmet İnönü’yü ziyarete giderdi. İnönü buna bir piyano almış, Kazım’a. Kazım piyanoyu Darüşafaka’ya getirmişti. Fakat çalmasını bilmiyor. Biraz çalıyor, bırakıyor.Bende Kazım’dan anahtarı alıp çalışıyordum. Kazım baktı ki olacak gibi değil (Mesela o iki günde üç günde piyanoyu açıp çalışıyorsa, ben her gün fırsat buldukça piyanonun üzerindeyim) piyanoyu tümden kilitledi. Kıskançlığından bir daha da vermedi. Lanet olsun dedik. İşte o sıralar ben gitarı almıştım, abimden özenerek. Tabi hoşuma da gidiyordu. Rus akortlu... Rus akordunun başka türlü bir özelliği vardır. Aldık şimdi öğrenmek lazım. Nihayet caruli metotları olduğunu öğrendim. Onları ne yaptım ettim temin ettim. O zamanlar pek gitar çalan yoktu. İstanbul’da Rumlar çalardı. Darüşşafaka’da büyük bir konferans salonu vardı. Konferans salonunun anahtarını bana vermişlerdi. Ben açardım içeri girerdim. Orada müzik çalışırdım. Karuli metotlarını bulduk ama hoca lazım. Hoca kim, hoca yok. Nihayet dediler ki Darüşşafaka’ya tamirat yapmaya gelen bir Vasil var, Rum... Soloyla alakası yoktu ama çok güzel vokal yapardı. Vasil tamirata geldiği zaman ona gitar çaldırtırdık. Vasil’in gitar hocası Kristostomasismin’miş. Bu adam teneke kutuları yapıyor, tenekeden ibrikler bilmem neler yapıyor. Bende bir müddet dersler aldım ondan.

Lisedeyken grup olarak müzik yapardık. O zamanın meşhur tangolarını, hafif müziklerini, folk müziklerini gitarla çalardık. Kendimi dünyanın en büyük gitaristi gibi hissederdim. Kendimi karşılaşacağım kimse yok, kimseyle de temas edemiyorum... Gitar çalanı bulamıyorum. Neyse o zamanlar mandolin çalan Ömer Talaman isminde birisi vardı. Ömer Talaman o zaman İstanbul’da askeri tıp okulunda talebeydi ve çok güzel bir virtiözdü. Yani mandolinle Zigoyner Vayzing gibi parçaları bile çalardı. Bütün o parçaları çalan büyük bir koleksiyonu vardı. Herhalde kendisi Adanalıydı ve herhalde çok zengin biriydi. Böyle ayda bir kere, iki kere İtalya’dan kiloyla, büyük paketler halinde notalar getirtirdi. Onların bazı gitar soloları bana verirdi. O zaman arkadaşlarla birlikte dışarıda müzik yapardık. Nihayet okul bitti. Darüşşafaka bitti. Bu seferde siyasalda da bir orkestramız vardı. Orkestra, yani caz orkestrası... Fehmi Ege o zaman Cebeci’de otururdu. Cumartesi, Pazar radyoda program yapardık her hafta oturur yeni bir tango yazardı. Onu meşk ederdik filan. Ben Fehmi Ege’nin gitaristiydim. Tabi basit basit akorlar filan çalardım... Millet severdi onun tangolarını. Yani cazla uğraştım. Dans müziği ile uğraştım.

Bizim zamanlarda televizyon yoktu, radyoda mandolin birliği vardı. Duble mandolin quarteti... Aynı zamanda bir çok sazlarla takviyeli... Kontrbas, piyano zaman zaman, şan... O zamanın meşhur artistleri bizim solistlerimiz vaziyetindeydiler. Mesela Ayhan Baran bizde bas sesli şeyler söylerdi, ondan sonra Yıldız Kenter o da şarkıları napoliten söylerdi. Cüneyt Gökçer’in altı ay ben operada dublörlüğünü yaptım. Cüneyt hemşerimizdir, esasında Rusyalıdır, Odesalıdır. Annesi babası benim abimin, ablamın arkadaşlarıydı.

Gitar okullarda okutulmadı bir aralık konservatuarda, Mithat Paşa’nın torunu, piyanist, ona gittim o zaman konservatuar müdürüydü. Konser verirdi sağda solda ve gelen yabancılara. Piyano, viyolonsel, keman çalardı. Ona gittim, iyiydi aramız. Dedim “Türkiye’de piyano olmayan vilayetler var”. Halbuki gitarın dağ başına bile çıkartılması mümkündür. Akorlu bir sazdır. Zamanında akorponye eder, zamanında melodi çalar, mandolin gibi çalabilirsin, keman gibi çalabilirsin zamanında akorlu olarak çalabilirsin. Yani çok sesli müziğe kulağımızı alıştırmamız lazım, çobanlarımıza varıncaya kadar. Kovboy demek sığır çobanı demektir. Nasıl ki Amerika’da sığır çobanları yanlarında enstrümanlarını taşıyorsa bizde de bunların köye kadar gitmesi lazım.”

Benim şöyle iyi kötü bir piyanom vardı. Oğlana bir piyano dersi aldırdık, iyi gidiyordu. Yani Mozart, Bethoowen falan...Üçer beşer sonattı, sonatildi ufak tefek parçalar çalıyordu. O arada da ortaokulda çocuğun müzik notu kırık geliyor, kırık. Gittik o aile birliğine... Bir müzik öğretmeni... Herkese bir şey söylüyor; “senin oğlun harika” bilmem ne, sıra bize geldi. Dedim “ben onun babasıyım aynı zamanda velisiyim, buna dedim kırık not vermişsiniz sebep nedir, herkesin önünde açıklama yapmanızı rica ediyorum” dedim. Açtı baktı düşündü, düşündü, düşündü, düşündü epeyce vakit geçti, millette bekliyor ne söyleyecek diye. “Efendim, yazısı çok çirkin” dedi. “Hocam siz müzik hocası mısınız, kaligrafi hocası mısınız? Lütfen açıklama yapın” dedim. “Siz talebenize kırık not vermişsiniz ama haberiniz var mı, ne biçim müzik hocasısınız, müzik hocası olmadığınız besbelli” dedim. “Bu okulunuzda, kolejde üç bin tane talebe içinde üç tane belki piyano çalan yoktur. O çocukların içinde belki üç tanesi Schubert, Schumann, Bethoween’dan ufak tefek bazı parçalar çalar veya çalmaz. Ama benim çocuğumun resital verecek mükemmel bir programı var” dedim. “Siz böyle bir çocuğa dedim nasıl kırık verirsiniz, kaldı ki bende müzik hocasıyım ama siz kaligrafi olarak kırık not vermişsiniz. Siz dünyanın kabul ettiği meşhur müzisyenlerin el yazılarını incelediniz mi” dedim. “ben bir çoğunu inceledim Bach’ın yazısı çok güzel ama herkes Bach gibi değildir. Bethoween’ın yazısı sanki fırtına görmüş bir ekin tarlası gibi” dedim. Bethoween’in el yazısı hele dedim, paganini rezalet dedim. Yazıları okunmayacak bir iki kişi söyledim... “Şimdi eğer bunlar şu anda sizin talebeniz olsaydı siz bunları sınıfta bırakacaktınız, yazık değ,l mi?” dedim. Bütün millet kahkahalarla gülmeye başladı. “Müzik öğretmenliğini bırak” dedim. Koşa koşa yanıma geldi “beni rezil ettin” dedi. Neyse çocuğun psikolojisini bozduktan sonra neye yarar. Tabi çocuk piyanoyu da bıraktı, bilmem neyi de bıraktı. Bu hadise üzerine bıraktı. Gayet güzel gidiyordu, çok güzel gidiyordu.


MART' 2001
MÜZİKALİTE Sayı: 8, Syf: 23