ÖzgürSaglam
01-27-2007, 20:12
Sevgili İrkin Aktüze abimizin evindeyiz, kendisi bizimle bu makaleyi paylaşmak dileğini söyleyince çok mutlu oldum. Teşekkürler İrkin Aktüze
Tam 50 yıl önceydi, 1956 yılının soğuk Ekim günlerinden biriydi; o günlerde Almanya’nın Stuttgart kentinde mimari öğrenimi yapıyor, ancak yoğun şekilde gitar ile uğraşıyor, hem klâsik , hem de –notalarını çok güç bulunması nedeniyle plâklardan çıkardığım- flamenko parçalar çalıyordum. Gazetede okuduğum bir ilân beni olağanüstü sevindirdi: 4-11 Kasım günleri arasında kentin yeni açılan Liederhalle konser salonlarında bir “İspanyol Haftası” gerçekleşecekti ve ünlü emprezaryo Erwin Russ’un düzenlediği bu etkinliğe gitar dünyasının en önemli kişisi Andres Segovia da katılıyordu. Segovia 1930’lardan beri ilk kez Almanya’da konser verecekti. Daha önce Münih, Berlin ve Viyana’da çaldığını kitaplardan okumuş, bir kaç yıl önceki İtalya ve İsviçre yolculuklarımda sokaklarda onun konser afişlerine raslamış, hatta bunların fotoğraflarını bile çekmiş, 1954’de Perugia’da tanıştığım aşırı kibar ve nazik besteci Mario Castelnuovo- Tedesco ile Segovia’dan söz etmiş, fakat bir türlü konserini izleme olanağı bulamamıştım. Segovia’nın tüm plâk kayıtlarına de uzunçalar olarak sahiptim, ama en büyük isteğim onu canlı olarak dinlemekti... İspanyol Haftası İspanyol şef 1958’de bir kaza sonucu ölecek olan Ataulfo Argenta yönetimindeki Stuttgart Radyo Senfoni Orkestrasının yine bir İspanyol piyanistin solist olduğu İspanyol bestecilerin eserlerini içeren konseriyle başlıyor, Mayorka Adasından folklor müziğiyle ve bir İspanyol sopranonun (Rosa Barbany) lied akşamı ile sürüyor; Segovia’nın resitalinden sonra Mariemma’nın flamenko gösterisiyle sona eriyordu. 10 Kasım akşamındaki Segovia resitali için dost olduğum Russ’un onayıyla bu büyük ustayı konser salonuna götürmek üzere kaldığı otele, onunla az da olsa konuşabilmek için biraz erken gittim. Beni büyük bir nezaketle karşılayan 63 yaşındaki üstada kendimin de gitar çaldığımı söyleyerek tüm uzunçalarlarını imzalamak üzere sundum.
Segovia plâkların çokluğu karşısında biraz şaşırır gibi oldu ve gülümseyerek imzalamaya başladı. O imzalarken onun bu konudaki sözlerini de anımsadım: “Bir plâk doldurmak yerine 10 konser vermeyi ve bir kez televizyona çıkmak yerine 10 plâk doldurmayı tercih ederim !” Ancak ucuzluğu ile tanınınan ve kayıtlara pek özen göstermeyen bir firmanın (Westminster) plâğını imzalarken, “Bu iyi değil” diye not düştü; bu plâkta özgün baskıları yapan Decca firmasından kopya edilmiş Bach yorumları yer alıyordu. Ancak o yıllarda Segovia’nın Bach yorumları yalnızca uzmanlar tarafından otantik olmaması, fazla vibrato, rubato kullanması nedeniyle eleştirildiği için acaba büyük usta bu nedenle mi, yoksa kötü kopya olması nedeniyle mi bu sözleri söyledi diye düşünmekten kendimi alamadım. Bu arada ben, öğretmenim ve arkadaşım -o günlerde 23 yaşında olan- Alman gitarist Siegfried Behrend’in yaptığı Dowland’ın lavta Gailliarda’larının gitar düzenlemelerini içeren notayı üstada göstererek fikrini almak istedim. Segovia notaları görünce, “Ver bakalım bu çocuk neler yapmış !” diye eline aldı, fakat hemen bir şey söylemedi. Ben de bu bir anlık fırsattan yararalanarak kendisine bir soru yönelttim: İlk kez, 1954’de bir rastlantı sonucu, Strasburg Radyosu canlı konser yayınından teyp bandına alabilmeyi başardığım, Narciso Yepes’in şef Ataulfo Argenta yönetimindeki kent filarmoni orkestrası eşliğinde dinlediğim Rodrigo’nun ünlü Aranjuez Gitar Konçertosunun pek çok yorumcu tarafından yapılmış plâk kayıtlarını da toplamıştım. Hatta Siegfried Behrend’in İspanyol dansı uzmanı olan bale şefi İlse Meudtner yönetimi ve katılımıyla daha 1953’de Berlin’de Komik Operasında Alborada başlığıyla 40 kadar bale temsili gerçekleştirdiğini biliyordum. Ama Segovia’nın plak yapmak şöyle dursun, Aranjuez’i bir kez bile çaldığını duymamıştım. Sonunda biraz çekinmeme karşın ona sormaya karar verdim. Segovia’nın cevabı beni hem şaşırttı, hem de hiç tatmin etmedi: Anlattıklarına kendisi de inanmıyor gibiydi: Gitarın bu konçertoda bir mandolin gibi çok tizlere çıktığını, eserin bir mandolin konçertosu gibi ses verdiğini söyledi. O anda Segovia’nın,1940’da Regino Sainz de la Maza’nın ilk kez yorumladığı eserini kendisine ithaf etmediği için Rodrigo’ya kırıldığını, Rodrigo’nun da onun gönlünü almak için 1954’de –başlığı da gösterişli ve gönül alıcı olan- Soylu Bir Centilmen için Fantasia (Fantasia para un Gentilhombre) adlı gitar-orkestra eserini ithaf etmesine karşın bu alınganlığın hâlâ sürdüğünü hissettim. Bu öyküye inanmış gözükmekten başka çarem yoktu.
Biraz sonra konser salonun gitmek üzere yola çıktık; Segovia’nın ünlü Hauser gitarını taşımama izin vermesi beni olağanüstü mutlu etmişti. Gitarın kılıfı alışılmadık şekilde yapılmıştı; sanki yere bile düşse bir şey olmayacak, lastik bir top gibi zıplayacak tarzdaydı. Bu nedenle gitarı korkusuzca taşıdım.Taksiyle kalabalığın çevrelediği salona ulaştığımızda Segovia endişeyle konserde taktığı kara çerçeveli gözlüğünü otelde unutttuğunu söyleyince hemen aynı taksiyle akşamları garip şekilde tenhalaşan caddelerden geri dönerek gözlüğü aldım ve üstadın rahatlamasını sağladığım için mutlu şekilde kendisine teslim ettim ve ön sırada bulunan yerime koştum. 800 kişilik resital salonunda büyük bir merakla sahnede görünmesini beklerken konser programını inceledim: Program üç bölüm olarak düzenlenmişti: İlk bölümde Sor (İntroduction ve Allegro), Paganini (Gitar için Romanze), M.Torroba (Sonatina Castellana) ; ikinci bölümde Bach ve Haydn, son bölümde de Turina, Villalobos, Ponce, Granados ve Albeniz yer alıyordu. Segovia sahneye çıkınca o kadar kibar ve soylu tarzda selâm verdi ki, hayran olmamak elden gelmezdi. Sonradan selâm verme tarzının, sahne davrnışının bile Amerika’da bir ekol haline geldiğini öğrenecek, bir virtüoz olmalarına karşın dinleyici karşısında ne yapacaklarını şaşıran usta yorumcuları düşünmekten kendimi alamayacaktım. Beni hayran bırakan diğer bir şey de Segovia’nın adeta despotluğa varan bir sahne egemenliğiydi. Daha çalmaya başlamadan, gitarının akordunu kontrol ederken bile konuşan, çantasını açıp kapayan hatta yerinde kımıldananları bile hemen seziyor, biraz sertçe bakışlarını o tarafa yöneltiyor, o dinleyici bunu farkedip yerinde haraketsiz kalıncaya kadar bu davranışını sürdürüyordu. Ertesi gün bir eleştirmenin yazdığı gibi, sanki dinleyicilere konser dinleme sanatının inceliklerini de öğretmişti. Doğal olarak konsere başlayınca da bu sessizlik, sanatçıyı rahatsız etme kaygusu devam ediyor ve Segovia, sesi diğer konser çalgılarına göre daha az olan gitarda piano – forte nüanslarını istediği gibi yansıtabiliyordu. Arada bir hışırtı çıkaran olursa, bu ses kayboluncaya kadar bakışlarını oradan ayırmıyordu. Hauser yapımı gitarının sesi de pek güçlü değildi, ama o sessizlikte öyle güzel, öyle çekici duyuluyor ve dinleyiciyi yürekten kavrıyordu ki...Konser programında pek öyle modern besteci yoktu.
Programdakiler arasında o günlerde hayattaki tek besteci Moreno- Torroba’nın besteleri bile çoktan klâsik olmuştu ve bestecilerin çoğunun yanında Segovia’ya ithaf edildiklerine dair bir ibare bulunuyordu. Genelde konser parçalarını plâktan, hatasız kayıtlardan dinlemeyi tercih etmeme karşın bu konser bana olağanüstü çekici geldi. Bir iki parmak sürçmesi, üstadın sol elini perdeler üzerinde kaydırırken tellerde oluşan hafif ıslık sesleri beni hiç rahatsız etmedi, hatta daha doğal, insancıl geldi. Tellerin alışılmışın dışında değişik sese çevrilerek (diskordato) yorumu istenilen parçayı çalarken bile farkettirmeden kontrol edip düzeltmesini ilgiyle izledim. Segovia ilk bölümü bitirdikten sonra dışarı çıkmadı, tam tersine programda hiç belirtilmeyen bir parçayı çaldı: F.Sor’un romantik havadaki No. 5 Si minör gitar Etüd’üne birden içine doğmuş gibi başladı. Ancak bütün gitaristlerin tanıdığı ve oldukça kolay olan bu etüdü tümüyle kapalı telleri kullanarak, hiç boş tele dokunmayarak, yani tüm notalarını parmaklarının altında hissederek ve sesleri istediği kıvamda çıkararak seslendirdi. O zamana kadar gitarda böyle müzikallik duymamıştım ve tüm dinleyiciler de aynı şeyi hissetmişler gibi muazzam bir alkış koptu. Dinleyiciler sessizliği öğrendikleri gibi çoşkulu alkışlamayı da öğrenmiş gibiydi. Segovia da topluluk için değil, sanki her birimiz için, sessizce ve duyguyla dinlemeyi öğrenen her müziksever için çalmıştı... İlk bölümü izleyen kısa arada bile dinleyiciler hayranlıklarını fısıldayarak anlatıyor, yüksek sesle konuşsalar büyünün yok olacağından korkuyorlardı. Bach yorumu konusundaki önyargıma karşın ikinci bölümdeki Bach beni yine mutlu yaptı. Segovia’nın müzikalliğini, uyumlu ve belirgin duyurulan çokseslilik içinde bir inci kolyesi sıralanan kadanslarını, hafiflemiş yani akla yakın bulduğum rubatolarını herhalde dinleseydi, lavta süitlerinden düzenlenerek Prelude, Fuge, Sarabande, Bourrée, Gavotte’tan oluşturulan bu düzenlemeyi Bach’ın bile seveceğine emindim. Bunu izleyen Haydn “Andante ve Menuet” gösterişli bir saray müziği gibi tınladı ve kendi müzikleri konusunda daha az beğenir olan Alman izleyicileri de memnun bıraktı. Son bölüm ise Latin karakterli çarpıcı, melodik eserlere ayrılmıştı. Segovia kendine ithaf edilmiş Turina (Fantasia), Villalobos (Prelüd ve Etüd), Ponce (Mazurka) parçalarından sonra resitalini Granados’un ünlü İspanyol Dansı (No.5) ve Albeniz’in flamenko esinli Sevilla adlı parçalarıyla İspanyol tarzı sona erdirmesine karşın dinleyiciler beş bis parçası (G. Crespo: Norteňa; Llobet: El noi de la Mare; Tarrega: Recuerdos d’Alhambra; Torroba: Fandanguillo; Malats; Serenata) daha çalmadan onu bırakmayacak ve Segovia hoşgörülü soylu gülümsemesiyle bu istekleri cevaplandırmaktan mutlu görünecekti... Büyük ustayı oteline götürmek üzere sahne arkasına yollanırken ben hala düşünüyordum: Segovia hiç flamenko da çalmamıştı, ama Albeniz’in Sevilla’sını çalarken bu havayı iyi duyurmuştu. Onun gençliğinde bazı flamenko notası eskizleri yazdığını da biliyordum. Acaba gitara ilk başladığında flamenko ile uğraşmış mıydı ? Ve acaba Rodrigo’nun Aranjuez Konçertosunu gizli gizli olsa da hiç çalmış mıydı ?...
Pan'a Armağan 20
Teşekkürler, Pan Yayıncılık
Tam 50 yıl önceydi, 1956 yılının soğuk Ekim günlerinden biriydi; o günlerde Almanya’nın Stuttgart kentinde mimari öğrenimi yapıyor, ancak yoğun şekilde gitar ile uğraşıyor, hem klâsik , hem de –notalarını çok güç bulunması nedeniyle plâklardan çıkardığım- flamenko parçalar çalıyordum. Gazetede okuduğum bir ilân beni olağanüstü sevindirdi: 4-11 Kasım günleri arasında kentin yeni açılan Liederhalle konser salonlarında bir “İspanyol Haftası” gerçekleşecekti ve ünlü emprezaryo Erwin Russ’un düzenlediği bu etkinliğe gitar dünyasının en önemli kişisi Andres Segovia da katılıyordu. Segovia 1930’lardan beri ilk kez Almanya’da konser verecekti. Daha önce Münih, Berlin ve Viyana’da çaldığını kitaplardan okumuş, bir kaç yıl önceki İtalya ve İsviçre yolculuklarımda sokaklarda onun konser afişlerine raslamış, hatta bunların fotoğraflarını bile çekmiş, 1954’de Perugia’da tanıştığım aşırı kibar ve nazik besteci Mario Castelnuovo- Tedesco ile Segovia’dan söz etmiş, fakat bir türlü konserini izleme olanağı bulamamıştım. Segovia’nın tüm plâk kayıtlarına de uzunçalar olarak sahiptim, ama en büyük isteğim onu canlı olarak dinlemekti... İspanyol Haftası İspanyol şef 1958’de bir kaza sonucu ölecek olan Ataulfo Argenta yönetimindeki Stuttgart Radyo Senfoni Orkestrasının yine bir İspanyol piyanistin solist olduğu İspanyol bestecilerin eserlerini içeren konseriyle başlıyor, Mayorka Adasından folklor müziğiyle ve bir İspanyol sopranonun (Rosa Barbany) lied akşamı ile sürüyor; Segovia’nın resitalinden sonra Mariemma’nın flamenko gösterisiyle sona eriyordu. 10 Kasım akşamındaki Segovia resitali için dost olduğum Russ’un onayıyla bu büyük ustayı konser salonuna götürmek üzere kaldığı otele, onunla az da olsa konuşabilmek için biraz erken gittim. Beni büyük bir nezaketle karşılayan 63 yaşındaki üstada kendimin de gitar çaldığımı söyleyerek tüm uzunçalarlarını imzalamak üzere sundum.
Segovia plâkların çokluğu karşısında biraz şaşırır gibi oldu ve gülümseyerek imzalamaya başladı. O imzalarken onun bu konudaki sözlerini de anımsadım: “Bir plâk doldurmak yerine 10 konser vermeyi ve bir kez televizyona çıkmak yerine 10 plâk doldurmayı tercih ederim !” Ancak ucuzluğu ile tanınınan ve kayıtlara pek özen göstermeyen bir firmanın (Westminster) plâğını imzalarken, “Bu iyi değil” diye not düştü; bu plâkta özgün baskıları yapan Decca firmasından kopya edilmiş Bach yorumları yer alıyordu. Ancak o yıllarda Segovia’nın Bach yorumları yalnızca uzmanlar tarafından otantik olmaması, fazla vibrato, rubato kullanması nedeniyle eleştirildiği için acaba büyük usta bu nedenle mi, yoksa kötü kopya olması nedeniyle mi bu sözleri söyledi diye düşünmekten kendimi alamadım. Bu arada ben, öğretmenim ve arkadaşım -o günlerde 23 yaşında olan- Alman gitarist Siegfried Behrend’in yaptığı Dowland’ın lavta Gailliarda’larının gitar düzenlemelerini içeren notayı üstada göstererek fikrini almak istedim. Segovia notaları görünce, “Ver bakalım bu çocuk neler yapmış !” diye eline aldı, fakat hemen bir şey söylemedi. Ben de bu bir anlık fırsattan yararalanarak kendisine bir soru yönelttim: İlk kez, 1954’de bir rastlantı sonucu, Strasburg Radyosu canlı konser yayınından teyp bandına alabilmeyi başardığım, Narciso Yepes’in şef Ataulfo Argenta yönetimindeki kent filarmoni orkestrası eşliğinde dinlediğim Rodrigo’nun ünlü Aranjuez Gitar Konçertosunun pek çok yorumcu tarafından yapılmış plâk kayıtlarını da toplamıştım. Hatta Siegfried Behrend’in İspanyol dansı uzmanı olan bale şefi İlse Meudtner yönetimi ve katılımıyla daha 1953’de Berlin’de Komik Operasında Alborada başlığıyla 40 kadar bale temsili gerçekleştirdiğini biliyordum. Ama Segovia’nın plak yapmak şöyle dursun, Aranjuez’i bir kez bile çaldığını duymamıştım. Sonunda biraz çekinmeme karşın ona sormaya karar verdim. Segovia’nın cevabı beni hem şaşırttı, hem de hiç tatmin etmedi: Anlattıklarına kendisi de inanmıyor gibiydi: Gitarın bu konçertoda bir mandolin gibi çok tizlere çıktığını, eserin bir mandolin konçertosu gibi ses verdiğini söyledi. O anda Segovia’nın,1940’da Regino Sainz de la Maza’nın ilk kez yorumladığı eserini kendisine ithaf etmediği için Rodrigo’ya kırıldığını, Rodrigo’nun da onun gönlünü almak için 1954’de –başlığı da gösterişli ve gönül alıcı olan- Soylu Bir Centilmen için Fantasia (Fantasia para un Gentilhombre) adlı gitar-orkestra eserini ithaf etmesine karşın bu alınganlığın hâlâ sürdüğünü hissettim. Bu öyküye inanmış gözükmekten başka çarem yoktu.
Biraz sonra konser salonun gitmek üzere yola çıktık; Segovia’nın ünlü Hauser gitarını taşımama izin vermesi beni olağanüstü mutlu etmişti. Gitarın kılıfı alışılmadık şekilde yapılmıştı; sanki yere bile düşse bir şey olmayacak, lastik bir top gibi zıplayacak tarzdaydı. Bu nedenle gitarı korkusuzca taşıdım.Taksiyle kalabalığın çevrelediği salona ulaştığımızda Segovia endişeyle konserde taktığı kara çerçeveli gözlüğünü otelde unutttuğunu söyleyince hemen aynı taksiyle akşamları garip şekilde tenhalaşan caddelerden geri dönerek gözlüğü aldım ve üstadın rahatlamasını sağladığım için mutlu şekilde kendisine teslim ettim ve ön sırada bulunan yerime koştum. 800 kişilik resital salonunda büyük bir merakla sahnede görünmesini beklerken konser programını inceledim: Program üç bölüm olarak düzenlenmişti: İlk bölümde Sor (İntroduction ve Allegro), Paganini (Gitar için Romanze), M.Torroba (Sonatina Castellana) ; ikinci bölümde Bach ve Haydn, son bölümde de Turina, Villalobos, Ponce, Granados ve Albeniz yer alıyordu. Segovia sahneye çıkınca o kadar kibar ve soylu tarzda selâm verdi ki, hayran olmamak elden gelmezdi. Sonradan selâm verme tarzının, sahne davrnışının bile Amerika’da bir ekol haline geldiğini öğrenecek, bir virtüoz olmalarına karşın dinleyici karşısında ne yapacaklarını şaşıran usta yorumcuları düşünmekten kendimi alamayacaktım. Beni hayran bırakan diğer bir şey de Segovia’nın adeta despotluğa varan bir sahne egemenliğiydi. Daha çalmaya başlamadan, gitarının akordunu kontrol ederken bile konuşan, çantasını açıp kapayan hatta yerinde kımıldananları bile hemen seziyor, biraz sertçe bakışlarını o tarafa yöneltiyor, o dinleyici bunu farkedip yerinde haraketsiz kalıncaya kadar bu davranışını sürdürüyordu. Ertesi gün bir eleştirmenin yazdığı gibi, sanki dinleyicilere konser dinleme sanatının inceliklerini de öğretmişti. Doğal olarak konsere başlayınca da bu sessizlik, sanatçıyı rahatsız etme kaygusu devam ediyor ve Segovia, sesi diğer konser çalgılarına göre daha az olan gitarda piano – forte nüanslarını istediği gibi yansıtabiliyordu. Arada bir hışırtı çıkaran olursa, bu ses kayboluncaya kadar bakışlarını oradan ayırmıyordu. Hauser yapımı gitarının sesi de pek güçlü değildi, ama o sessizlikte öyle güzel, öyle çekici duyuluyor ve dinleyiciyi yürekten kavrıyordu ki...Konser programında pek öyle modern besteci yoktu.
Programdakiler arasında o günlerde hayattaki tek besteci Moreno- Torroba’nın besteleri bile çoktan klâsik olmuştu ve bestecilerin çoğunun yanında Segovia’ya ithaf edildiklerine dair bir ibare bulunuyordu. Genelde konser parçalarını plâktan, hatasız kayıtlardan dinlemeyi tercih etmeme karşın bu konser bana olağanüstü çekici geldi. Bir iki parmak sürçmesi, üstadın sol elini perdeler üzerinde kaydırırken tellerde oluşan hafif ıslık sesleri beni hiç rahatsız etmedi, hatta daha doğal, insancıl geldi. Tellerin alışılmışın dışında değişik sese çevrilerek (diskordato) yorumu istenilen parçayı çalarken bile farkettirmeden kontrol edip düzeltmesini ilgiyle izledim. Segovia ilk bölümü bitirdikten sonra dışarı çıkmadı, tam tersine programda hiç belirtilmeyen bir parçayı çaldı: F.Sor’un romantik havadaki No. 5 Si minör gitar Etüd’üne birden içine doğmuş gibi başladı. Ancak bütün gitaristlerin tanıdığı ve oldukça kolay olan bu etüdü tümüyle kapalı telleri kullanarak, hiç boş tele dokunmayarak, yani tüm notalarını parmaklarının altında hissederek ve sesleri istediği kıvamda çıkararak seslendirdi. O zamana kadar gitarda böyle müzikallik duymamıştım ve tüm dinleyiciler de aynı şeyi hissetmişler gibi muazzam bir alkış koptu. Dinleyiciler sessizliği öğrendikleri gibi çoşkulu alkışlamayı da öğrenmiş gibiydi. Segovia da topluluk için değil, sanki her birimiz için, sessizce ve duyguyla dinlemeyi öğrenen her müziksever için çalmıştı... İlk bölümü izleyen kısa arada bile dinleyiciler hayranlıklarını fısıldayarak anlatıyor, yüksek sesle konuşsalar büyünün yok olacağından korkuyorlardı. Bach yorumu konusundaki önyargıma karşın ikinci bölümdeki Bach beni yine mutlu yaptı. Segovia’nın müzikalliğini, uyumlu ve belirgin duyurulan çokseslilik içinde bir inci kolyesi sıralanan kadanslarını, hafiflemiş yani akla yakın bulduğum rubatolarını herhalde dinleseydi, lavta süitlerinden düzenlenerek Prelude, Fuge, Sarabande, Bourrée, Gavotte’tan oluşturulan bu düzenlemeyi Bach’ın bile seveceğine emindim. Bunu izleyen Haydn “Andante ve Menuet” gösterişli bir saray müziği gibi tınladı ve kendi müzikleri konusunda daha az beğenir olan Alman izleyicileri de memnun bıraktı. Son bölüm ise Latin karakterli çarpıcı, melodik eserlere ayrılmıştı. Segovia kendine ithaf edilmiş Turina (Fantasia), Villalobos (Prelüd ve Etüd), Ponce (Mazurka) parçalarından sonra resitalini Granados’un ünlü İspanyol Dansı (No.5) ve Albeniz’in flamenko esinli Sevilla adlı parçalarıyla İspanyol tarzı sona erdirmesine karşın dinleyiciler beş bis parçası (G. Crespo: Norteňa; Llobet: El noi de la Mare; Tarrega: Recuerdos d’Alhambra; Torroba: Fandanguillo; Malats; Serenata) daha çalmadan onu bırakmayacak ve Segovia hoşgörülü soylu gülümsemesiyle bu istekleri cevaplandırmaktan mutlu görünecekti... Büyük ustayı oteline götürmek üzere sahne arkasına yollanırken ben hala düşünüyordum: Segovia hiç flamenko da çalmamıştı, ama Albeniz’in Sevilla’sını çalarken bu havayı iyi duyurmuştu. Onun gençliğinde bazı flamenko notası eskizleri yazdığını da biliyordum. Acaba gitara ilk başladığında flamenko ile uğraşmış mıydı ? Ve acaba Rodrigo’nun Aranjuez Konçertosunu gizli gizli olsa da hiç çalmış mıydı ?...
Pan'a Armağan 20
Teşekkürler, Pan Yayıncılık